Doğanın Hayatı: Yaşamak İçin Yaşatmak
- Hicran Okşaş
- 16 Eyl 2022
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 26 Ara 2024
Nüfus artıyor, atıklar artıyor, gürültü artıyor, havadaki karbon oranı artıyor, ormanlar yanıyor, yeşil alanlar azalıyor, tatlı su kaynakları tükenirken buzullar eriyor, nesiller yok oluyor, insan kanında plastiklere rastlanıyor, gezegenimiz tam bir çöplüğe dönüşüyor… Doğal afetlerin ve beşeri kıyımların esiri olan dünyamız gün geçtikçe hayatını kaybediyor!
Bireysel sağlık, çevre sağlığı, toplumsal sağlık ve nihayetinde küresel sağlık; birbirilerinin olmazsa olmazlarıdır. Bu ekolojinin birinci yasasıdır, “her şey diğer her şeyle bağlantılıdır”. Bu da demektir ki iyileştirdikçe iyileşiyor, yaşattıkça yaşıyoruz. Ne yazık ki bir şuursuzluk içerisinde her şeyin bizim için yaratılmış olduğu inancı ile doğa üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkımız olduğunu düşünüyor ve sömürmeyi de yok etmeyi de mübah hatta hak görüyoruz. Aslında sömürdükçe sömürülüyor, yok ettikçe yok oluyoruz. Doğanın da kendimizin de katili yine bizler oluyoruz.

DSÖ, sağlığı fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlamıştı. Bu bağlamda çevrenin ve çevresel etmenlerin insanın bedensel, ruhsal, sosyal sağlığı üzerinde doğrudan etkili olduğunu görmekteyiz. Öyle ki, DSÖ 2016 yılında yeşil alanlar ile sağlık arasındaki ilişkiyi incelediği bir çalışmada, yeşil alanların zihin sağlığını olumlu etkilediği, kronik hastalık riskini azalttığı ve daha iyi gebelik sonuçlarına sebep olduğunu kanıtlamıştır. Yine yapılan ulusal ve uluslararası çalışmalar ormanların ve yeşil alanların insanın ömrünü uzattığını göstermektedir. Bununla birlikte DSÖ’nün yayınlamış olduğu raporlar ve yapılan çalışmalar hava-gürültü-su kirliliğinin, doğadaki tahribatların biyolojik ve psikolojik sorunlar yaratacağını ve insana katastrofik bedeller ödeteceğini ortaya koymaktadır.
Peki felaketleri önlemek adına doğa-çevre özelinde neler mi yapıldı?
1992'de kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS),
Sözleşmeye taraf ülkelerin temsilci ve liderlerinin iklime yönelik eylemler konusunda kararlar aldığı toplantı olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı (COP),
1997'de kabul edilen sera gazı emisyonlarını kesmeye yönelik hedefler belirleyen uluslararası bir iklim anlaşması olan Kyoto Protokolü,
1998'de iklim değişikliği konusunda yaklaşık altı yılda bir değerlendirmeler yaparak hükümetlere danışmanlık yapan Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC),
Küresel sıcaklık artışını iki derecenin altında tutarak karbon-nötr hedefine ulaşmayı amaçlayan, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 2015'te imzalanıp 2016'da yürürlüğe giren Paris Antlaşması,
Ülkemizde; gerçekleştirilmek istenen proje ve faaliyetlerin çevre üzerindeki istenmeyen etkilerinin öngörülmesi ve önlenmesi amacıyla 1993 yılında yürürlüğe giren Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği, 2017'de yürürlüğe giren Stratejik Çevresel Değerlendirme ve TEMA gibi çeşitli Sivil Toplum Kuruluşlarının doğayı korumaya yönelik yapmış ve yapmakta olduğu çalışmalar bulunmaktadır.

Bunlarla beraber yine çevre sağlığı konusunda farkındalık kardeşliği oluşturmak adına verilebilecek güzel örneklerden bir diğeri de tüm dünyada ilan edilen ve her 26 Eylül'de kutlanan Dünya Çevre Sağlığı Günü'dür.
Anayasamızın 56. Maddesinde “Çevre Hakkı” çerçevesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı olduğu ve bu hakkın insan odaklı olduğu yer almaktadır. Bu itibarladır ki söz konusu hakkın pratize edilişi bizlerin elindedir.
Tıbbın babası Hipokrat’ın tedavi üzerine hepimizin çok iyi bildiği bir ilkesi vardı: Önce zarar verme. Gelin bunu çevrenin "tedavisi" ne uyarlayalım. “Fiziksel, kimyasal, biyolojik, kültürel, sosyal, ekonomik kaynak ve değerlerin oluşturduğu kompleks bir yapı olan çevre”yi korumak için önce zarar vermemek gerekiyor. Zarar vermemek için ise sevmek…
Çevre bilinciyle doğayla barışık yaşamanın ön koşulu doğayı sevmektir. Doğayı sevmek; attığımız her adımın, takındığımız her tutumun, gerçekleştirdiğimiz ve gerçekleştireceğimiz her eylemin onun kaderini belirlediğinin bilincinde olmaktır, daha az tüketmek bununla birlikte daha çok üretmektir.

Hazlarımızı neredeyse ilah edindiğimiz günümüzde çevre sorunlarının başında aşırı ve yanlış tüketimin yani israfın geldiğini görmekteyiz. Doğadaki dengeyi bozan ve çevre sağlığını korkunç bir şekilde tehdit eden İsraf, özellikle kutsal kitaplarda da sıkça yer verilen ve üzerine defaatle uyarıldığımız bir kavramdır. Örneğin Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’da-Hicr, Kamer, Mülk, Rahman, Furkan, Kaf surelerinde-bütün canlı ve cansızların bir ölçü ve dengeye göre yaratıldığı ve insanın bir emanet şuuru ile bu dengeyi korumakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. Yine Hıristiyanların kutsal kitabı İncil’de de israfın yasaklanmasının yanında insana, çevresine itinayla muamele etmesi gerektiği ve onu koruması emredilmektedir. Doğanın dengesini korumak, çevre sağlığını korumak için kaynakları fütursuzca tüketmek yerine akıllıca kullanmalı, doğadaki canlı-cansız her şeyin yaşama hakkı/var olma hakkı olduğunun bilincinde olmalı, ihmal yerine imar etmeli ve bunu gelecek nesillere de aktarmalıyız.
Haydi hep beraber yaşamak için önce yaşatmak felsefesiyle doğamızın hayatını kurtaralım!
Kaynakça
Akdoğan, M., Saygın, D., & Gül, İ. (2021). Sağlık ve Çevre Etkileşimine AB Perspektifinden Yaklaşmak. Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi .
Akın, G. (2014). İnsan Sağlığı ve Çevre Etkileşimi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi .
Böke, E. G. (2019). İslam Hukukunda Çevre Bilinci Algısı Üzerine. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi .
TEMA. (2019). 2019 Yerel Yönetimler İçin Ekosiyaset Belgesi.
TEMA. (2015). İklim ve Enerji Bilgi Kitapçığı Mayıs 2015.
TEMA. (2018). Türkiye'deki Etki Değerlendirme Süreçleri ve Sağlık.
Comments